EMEVİLER İLE ABBASİLER DÖNEMİNDE TERCÜME FAALİYETLERİ VE BU FAALİYETLERİN FİKİR DÜNYASINA ETKİSİ (İsmail DUYGU)
GİRİŞ
İnsanlığın var olmasıyla başlayan ilim serüveni; milletlerin çeşitli katkılarıyla günümüze ulaşmıştır. İbn-i Haldun’un serzenişiyle başlayalım; "Belki onlar bu konuda konunun hakkını vererek bazı eserler yazmışlardır, ancak bunlar bize ulaşmamıştır. Çünkü ilimler çoktur ve farklı toplumlarda çok sayıda filozof vardır. O toplumlardan bize ulaşmayan ilimler, ulaşanlardan daha çoktur… Farsların ilimleri nerede? Kildânilerin, Süryânilerin ve Babillilerin ilimleri ve bunların eserleri ve sonuçları nerede? Kıbtîlerin ve onlardan öncekilerin ilimleri nerede? Bize tek bir milletin, özellikle (eski) Yunanlıların ilimleri ulaşmıştır"[1] diye devam eden serzenişinde var olan ilimlerin günümüze ulaşamadığından bahsetmektedir. Bahsedilen ilimlerin bizlere ulaşamamasının en önemli sorumlusu insanoğludur.
Makalemizin ana çerçevesi eski ilimlerin varoluşu, devamında "okul" kavramını devam ettiren kurumların oluşturulduğu şehirler ve verilen eğitimin özellikleri hakkında bilgi verilecek. Şehirlerin temsil ettiği fikir dünyası ve düşüncelerini de değinilecek. Sonrasında İslam dünyasının siyasi olarak güç kazanmasıyla, ilimlerin tercüme faaliyetleriyle İslam dünyasına etkisi aktarılarak konumuz sonlandırılacak. Sonuç kısmında konunun irdelenmesiyle ulaştığımız düşüncelerimiz aktarılacaktır.
1.İslam’dan Önce Yapılan İlmi Faaliyetler
İlimlerin kökeniyle ilgili kaynak başlangıcı Eski Yunandan itibaren başlatılmaktadır. Yunan ilmi ve felsefesi Yunan’dan diğer bölgelere çeşitli vesilelerle yayılmıştır. M.Ö. 4. yüzyıl, Yunan Felsefesi'nin en canlı dönemini oluşturur. Bu dönemde kurulan okullarda felsefe eğitimine çok uzun süreler devam edilir. Platon'un Akademi'si, Aristo'nun Lises'i bunların en tanınmış olanlarındandır.[2]Atina’da ki ilmi faaliyetlerden bize gelen bilgi çok fazla değildir.
Aristoteles(M.Ö.384-323)in eserleri günümüze çok dolaylı yollardan ve eksik gelmiştir. Bu nedenle eserlerinin aktarılması konusunda çeşitli rivayetler söz konusudur. Aristo'nun bütün eserleri elyazmaları halinde öğrencisi Theophrastos'a miras kalmış, o da bunları öğrencisi Neleus'a bırakmıştır. Neleus bu kitapları memleketi Skepsis'e(Kurşunlutepe)getirerek kitap toplamaya çok meraklı olan Pergamos kıralından saklamak amacıyla, daha sonra iki yüzyıl saklı kalacağı bir depoya koymuştur. Aristo'nun bu eserleri M.Ö I. Yüzyılda Teos'lu Apellikon adlı bir kütüphaneci tarafından bulunduktan sonra incelenmek üzere Atina'ya gönderilmiştir. M.Ö.86 yılında Romalılar Atina'yı ele geçirince Sylla adlı bir kişi eserleri, yayınlanmak üzere Roma'ya göndermiştir. Burada Tyrannion adlı bir dil bilimcinin kontrol ettiği eserler, M.Ö.70 yıllarında o zamanki Aristoteles okulunun başında bulunan Andronikos tarafından bir katalogla yayınlanmıştır. Öyleyse büyük bir olasılıkla M.Ö. I.Yüzyıldan bugün elimizde bulunan "Corpus Aristotelicum" temel kaynak olmuş, çeşitli yazarlarca adları bize aktarılan kaynaklar da yavaş yavaş tarih içinde kaybolmaya yüz tutmuştur.[3]Aristo’nun eserlerinin nasıl kaybolduğu ile ilgili birçok rivayet vardır.
İbn-i Haldun ise Atina’da ki ilmin dayandığı yeri Lokman Hekime kadar dayandığının belirtildiğine şöyle değinir: "Bu felsefe okulları öğretim silsilelerinin Lokman Hekim'e dayandığını iddia ederler. İddialarına göre silsile şu şekildedir: (Bu ilimler ve öğretim metodu) Lokman Hekim'den öğrencisi Sokrat'a, Sokrat'tan Eflatun'a, Eflatundan Aristo'ya, Aristo'dan İskender Efridus, Temistius ve diğerlerine geçmiştir. Aristo, Farsları yenen ve hükümdarlıklarını ellerinden alan İskender'in hocasıydı."[4]
A.İskenderiye Okulu
İskender M. Ö. 323 yılında (yani hocası Aristo'nun ölümünden bir yıl önce) öldüğünde, büyük imparatorluğu komutanları arasında taksim edilmişti: Yunanistan ve Makedonya Antigonus'a kalmıştı ve başkenti Atina idi. Asya toprakları Seleucus’a kalmıştı ve başkenti Antakya idi. Seleucus, Selukiler devletinin de kurucusu idi. Mısır ise Batlamyus ve ailesine kalmıştı ve başkenti İskenderiye idi. İmparatorluğun siyasî gücü bu üç bölgeye ayrıldığı gibi Yunan düşüncesi de ilim ve felsefe olarak üçe bölünmüştü. Ama İskenderiye'nin payı hiç kuşkusuz diğerlerinkinden çok daha büyük ve zengindi.
İskender, adını verdiği İskenderiye şehrini M. Ö. III. asrın başlarında inşa ettirmişti. Şehrin yapımı muhtemelen onun ölümünden sonra I. Batlamyus döneminde bitirilmişti.[5]
Batlamyus Soter [Ptolemee Soter] ve oğlu Batlamyus Philadelph [Ptolemee Philadelphe] tarafından kurulan İskenderiye Müzesi özellikle bu filozoflara ait eserlerin teşhir yeri olmuştu. Batlamyus Everget [Ptolemee Evergeete] Atina'dan Sofokles [Sophocle], Euripid [Euripide] ve Eschyl [Eschyle]'in eserlerini de İskenderiye Müzesi'ndeki kütüphaneye getirtmişti ama bunlar İskenderiyeli ilim adamları üzerinde Aristoteles ve Zenon'un eserleri kadar etki yapamamıştı.
Aristoteles, Büyük İskender ve Batlamyus arasındaki dostâne ilişkiler üzerine kurulan İskenderiye Okulu'nun felsefî temeli Aristoteles Felsefesi olmuştu.[6] Bu müzenin kütüphanesinde 200 bini aşkın el yazması eser vardı ve bunlardan 50 bini nadir eserlerden oluşmaktaydı. Bu kütüphanede bulunan kitap sayısı M. III. ve IV. yüzyıllarda 700 bini aşmıştır. Âlimler müzede "sürekli" ikamet ediyorlardı ve devlet araştırma ve inceleme yapmaları için onlara harcırah tahsis ediyordu. Enstitünün ilk hocaları, Aristo'nun öğrencileriydi. Bunlar felsefeyi bir kenara iterek ilmî araştırmalara yönelmişlerdi. Sonuçta matematik ve tabiat bilimlerinde büyük ilerlemeler kaydedilmiş ardından tıb ve kimya ile ilgili araştırmalar yapılmıştı. Enstitüde çalışan bilim adamlarının ilgisi bundan sonra edebiyat, gramer, tarih ve hukuk gibi insan bilimlerine yönelmiştir. Bu bağlamda Yunan dili için tam anlamıyla bir gramer keşfedilmiştir. M. Ö. II. yüzyıldan M. S. I. ve II. yüzyıllara kadar İskenderiye'de çeşitli okullar kurulmuştur. Bunların çoğu Eflatun felsefesini öğretmekteydi. Bu okullardan birinin hocası da Plotinus'un da hocası olan Amonius Sakkas idi. İskenderiyeli Yahudi Philon da M. I. yüzyılda Tevrat'ın sembolik tevile dayalı şerhini yapmış ve bunu yaparken Tevrat'ın içerdiği kıssa ve öğretilerle Yunan Felsefesi'ni uzlaştırmaya çalışmıştır.[7]İskenderiye Okulu’nunun diğer bir hizmeti de Meriç’in bahsettiği gibi:"Doğu ile Batı'nın sentezini yapan İskenderiye mektebinin büyük hizmetlerinden biri, Homeros'un kayıp eserlerini yeniden basmasıdır."[8]
İskenderiye Kütübhanesindeki kitapların yok edilmesiyle ilgili olarak Scognamillo’nun yorumuda şöyledir: Firavun Ptolemaios'un (M.Ö. 367-282) kurduğu ve II'nci Ptolemaios'un genişlettiği İskenderiye Kitaplığı’nın 700.000 cildinin bir kısmı M.Ö. 46 yılında Jül Sezar tarafından Roma'ya götürülmüş, geri kalanı da 272, 295, 391 ve 646 yıllarında yakılmıştır. Bergama Kitaplığı’nın yok edilen 200.000 cildi; Romalıların M.Ö. 146'da yerle bir ettikleri Kartaca kitaplığı; Atina'da Pisistratos'un değerli koleksiyonları ve Kudüs Tapınağı'nın yakılan kitaplığı bu örnekler içinde sayılabilir.[9]Atina’dan sonra eski Yunan düşüncesinin savunulduğu ve geliştirildiği yer İskenderiyye şehri olmuştur. Hristıyanlığının ortaya çıkmasıyla eski paganist düşüncelerin savunulduğu yer olmuş ve zaman zaman Hristiyanlığa karşı geçmişi savunmuştur. İskenderiye'de Hıristiyanlarla temasa geçtikleri sıralarda önem kazanmaya başlamış bir sistem olan Yeni Eflatunculukla Hıristiyan teolojisini telife çalışan ilk meşhur Hıristiyan İskenderiyeli Clement'dir. Clement, ananevi hıristiyan doktrinini tahrif etmemekle beraber, İncillerin öğretmiş olduğunu Eflatun'un daha önce kısmen görmüş olduğunu samimiyetle kabul eder.[10] İslam dünyasına felsefi unsurlar ve düşünceler İskenderiye okulundan daha çok geçmiştir.
B.Diğer Okullar
Müslümanların fetih hareketlerine başlamalarından önce, antik bilim ve felsefenin Asya'da yayılışında en önemli rolü üstlenenler Arâmîler olmuştur. Arâmîler, Doğudaki fikir hegemonyalığını Araplara kaptırdıkları zamana kadar Antik Yunan bilim ve felsefesinin etkisi altında kalmış, Süryani lehçesini bilim dili haline getirmeyi başarmışlardı.[11]
Hıristiyanlığın Roma'da resmi din olarak kabul edilmesinden sonra, bu dinle çelişkili görülen felsefe ve felsefeyle ilgili ilimler gözden düşmüşler; Roma ve Atina felsefe mektepleri zayıflamışlardı. Buna karşılık İskenderiye Akademisi, bundan başka Antakya, Hımış ve Urfa'da Yakubiler; Nusaybin, Rakka ve Re'sel- Ayn'de Nasturiler tarafından Hellenizmi işleyen felsefe mektepleri devam ettiriliyordu. Bu sonuncu mektepler özellikle Süryanilerin, sonra da Mezopotamya ve İran kültürlerinin etkisi altındaydı.[12] Patrologia* 3-4 üncü yüzyıllarda iki zümreye ayrılmıştı:
1.İskenderiye Okulu, 2.Antakya Okulu.
Birincisinde mistik Eflâtuncu ve daha sonra Yeni Eflâtuncu temayüller toplanıyordu. İkincisinde Ahlâkçı ve Aristocu temayüller toplanmakta idi. Birincisi mecazlı (allegorique), ikincisi kelimesi kelimesine açıklamalardan ibaretti. İskenderiye okulunun aksine olarak Antakya okulunun tesiri Edessa'da, Harran'da, daha sonra İran'daki Gunde - Şapur'da devam etti. Bütün bu merkezlerin çalışmaları, sonunda, Bağdad'da toplandı. Nasturî olan Edessa'lı hocalar sonradan İran sınırları içindeki Nisibe'e çekildiler.[13] Bundan bir zaman önce Nisibis'deki okul kapatılmış veya Edessa'ya (Urfa) intikal etmişti. M. 363'de Nisibis şehri, Julien tarafından açılmış olan şanssız harbi kapayan sulhun şartlarından birisi olarak İranlıların eline geçmişti. Bu okul mensupları, hıristiyan arazisi içinde dağılmışlar, Edessa'da yeniden bir araya gelmişlerdi. Orada 373'de bir okul açılmış ve böylece süryanca konuşulan bir bölgede fakat Bizans İmparatorluğu içinde bulunan Edessa, mahallî Süryanî kilisesinin merkezi olmuştu.
Edessa'da bulunan okuldaki Nesturi hizbi, Efes kararlarını kabul etmeyenlerin toplandığı bir yer olmuştu. Ancak burası kudretli Nesturi karakteri dolayısıyla 439'da İmparator Zeno tarafından kapatıldı.[14]
Sasaniler de Hıristiyan Süryaniler gibi hellenizme ve fikri hayata çok önem vermişlerdir. Şapur tarafından Huzistan'da Cündi-Şapur Akademisi kurulmuş; zamanla bu akademi Hellenizmin büyük merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bizansın takibinden kaçan Nasturi âlimler ve felsefeciler buraya sığınmışlardır. 529 yılında Justinianus Atina'daki Akademiyi kapattırınca buradaki putperest filozofların çoğu İran'a gelmişlerdir. Bu sırada başta Aristo'nun eserleri olmak üzere Yunanca ve Sanskritçe'den Pehlevi diline çok miktarda tercüme yapıldı. İşte bu tercümeler Abbasiler'in ilk dönemlerindeki Yunanca tercüme hareketinin gelişmesine büyük katkıda bulundu. İranlıların ve Yunanlıların da bulunmasına rağmen Cündi-Şapur Akademisinde ilmi hâkimiyet Nasturi Süryanilerin elindeydi.[15]Süryanilerin dili olan Süryanice, Soğmatar'dakiler gibi pagan döneme ait bazı kitabeler hariç, adeta Urfa merkezli Hıristiyanlığın dili görüntüsündedir. Öyle ki oldukça erken sayılabilecek bir dönemde (MS.200 civarında) Kitabı Mukaddes Süryaniceye çevrilmiş durumdaydı. Hıristiyanlık döneminde Süryanice, Antakya, Urfa ve Nusaybin gibi merkezlerde bir yandan Hıristiyan geleneğinin yorumlanmasında, özellikle Doğu Hıristiyan yorumunun savunulmasında kullanılırken, buyandan da Hıristiyanlık öncesi döneme ait Eski Yunan kültürel mirasının çevrilip yorumlanmasında önemli bir işlev gördü.[16] Görülüyor ki İslâmiyet'in ortaya çıktığı zamanlara kadar Yunan felsefesinin özü, gelenek ve yöntemleri, Yunanlı ve İskenderiyeli filozofların eserleriyle, Arap dünyasına komşu olan bir bölgeye geçerek Ruhâ(Urfa) ve Kınnesrin* gibi şehirlerde geliştikten sonra Cündişapur'a yerleşmişti. Süryânîce'ye aktarılmış olan bu felsefenin temsilcileri de Nastûrîler ile Ya'kûbîler idi. Antik bilim ve felsefe ise İskenderiye'de Yahudiler tarafından yaşatılıyordu.[17]
İskenderiye’nin Roma devleti işgalinden sonra Antakya, Harran, Nusaybin ve Cundişapur okulları Eski Yunan Felsefesinin devam ettirildiği merkezler olmuşlardır. Hrıstiyanlığın Roma tarafından resmi din ilan edilmesinden sonra bu merkezler dinin yorumlanmasında görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir.
2.Emeviler Dönemi Tercüme Faaliyetleri
Müslümanlarca ilk önce Şam fethedilmiş, daha sonra Mısır ve İran fethedilmiştir. Fetihlerin sonucunda önemli ilim merkezleri Müslümanların eline geçmişti. Müslümanlar dünyanın en büyük devletini kurmuşlardı. Dört Halife döneminden sonra iç karışıklıklar çıkmış. Sonucunda 661 yılından itibaren Emeviler Dönemi başlamıştır. Müslümanların, felsefeye ilgisini sağlayan ilk önemli nedenlerden birisi, Emevî yöneticilerinin saraylarında barınan doktorlar olur. O günün şartlarında, Müslümanlar, aralarında tıbbın da bulunduğu bilimlerle pek ilgilenmezler. Bunun birçok nedenleri vardır. Ancak hiç kuşkusuz en önemlisi yeni kurulmuş bir devletteki siyasî ve askerî işlerin yoğunluğu idi. Zaten o gün için Müslümanların geçmişe dayanan bilimsel temelleri olmadığı da bilinen husustur. Bu temel olmayınca, bilimlere ve felsefeye ilgi de olmaz.
Şam'ın fethedilip, teslim alındığı sırada müslümanlara büyük yardımları olan Mansûr b. Sercûn (Grekçe Sergius)'un aile fertlerinden çoğu, yeni yönetimde mali işlerden sorumlu duruma gelirler. İslâm devletinin ilk maliyecileri bunlardan çıkar. Sercûn ailesinin yanısıra başka Hıristiyan aileleride Emevî yönetiminde etkin görevler üstlenirler. Bunlardan Dımaşk'lı (Şam'lı) St. John (Yuhânna), Yezid'in yakın arkadaşlarındandır. Çocuklukları birlikte geçer. Ayrıca Muaviye'nin doktoru İbn Usâl'da bir Hıristiyan'dır ve bu şahıs daha sonra maliyenin önemli görevlilerinden olur.
Tarihçiler, daha sonraki devirlerde Hıristiyan kökenli doktor, maliyeci, müneccim, tarihçi gibi birçok şahsın Emevî saraylarında çalıştıklarını bildirirler. Bunların isimlerini uzun listeler halinde sıralarlar. Bütün bu şahısların ortak yönleri ise, birer filozof olmaları veya en azından felsefeyi ihtisas derecesinde biliyor olmalarıydı.[18] İslâm dünyasında ilk tercüme faaliyetinin, Emevi hanedanlarının ileri gelenlerinden olan Halid b. Yezid b. Muaviye (ö.704) tarafından başlatıldığı, onun Grekçe ve eski Mısır dillerinden bazı eserleri Arapça’ya çevirttiği kabul edilir.[19]Ama çevrilen kitapların Felsefe içerikli değil, Simya(Kimya) ilmiyle ilgili olduğudur. Tartışmalar kitap içerikleriyle ilgilidir.
Mısır ilmini sihri bir istikamete sevkeden Hermes'in kitaplarının bir araştırıcısı olarak temayüz etmiş Adfar adlı bir hıristiyan hakkında da bilgimiz bulunmaktadır. Morienus (Marianos) adlı genç bir Romalı, onun talebesi olmuş, üstadı ölünce de, Kudüs yakınındaki bir manastıra çekilmiştir. Daha sonra Emevî ailesinden şehzade Halid b. Yezid (ölm. 85/704)'in, Marianos'un talebesi olduğu ve onunla kimya, tıp ve astronomi çalıştığı söylenmiştir.[20]
Bu ilimlerin tercüme yoluyla Arap-İslâm Kültürü'ne girişlerinde izledikleri yola gelince İbn Nedim bu konuda bazen "Eski Stephan" bazen de "Rahip Stephan" dediği bir kişiden bahseder. Kimya ve diğer sanatlarla ilgili eserleri Halid b. Yezid'e taşıyan bu kişiydi. "O, Musul'da yaşayan çok uzun ömürlü biriydi."Cabir b. Hayyan da "Rahip Stephan" denilen bu kişinin "tedbir"le (Kimyasal çalışma: değersiz metallerin altına dönüştürülmesi) ilgili özel bir yöntemi olduğunu kaydeder. Cabir b. Hayyan bu şahıs hakkında kendisine şu bilginin ulaştığını söyler: "O, ilmi Marinos'dan almıştır. Halid b. Yezid, Marinos'u bulmaları için adamlar göndermiş ve onu Kudüs yolunda bulmuşlardır." Marinos öldüğünde yerini Rahip Stephan almıştır. Cabir b. Hayyan bu Rahiple görüştüğünü ve tedbirle ilgili yöntemini sorduğunu, kendisinden şu cevabı aldığını söyler: "O, üçlü hikmet Hermesinin yöntemidir." Rahip Stephan bu yöntemi oğlu Tat'a (:Tout) gönderdiği bir mektupta açıklamıştır. Son olarak kimya ile iştigaliyle tanınan Râzî'yi zikredebiliriz. Râzî, bu konuda birçok kitap ve risale telif etmiştir. Cabir'den yani onun eserlerinden istifade etmiştir. İbn Nedim bununla ilgili şöyle der: "Râzî, sanatla (:kimya) ilgili eserlerinde sık sık şöyle derdi: 'Hocamız Ebu Musa Câbir b. Hayyan dedi ki.." Gördüğünüz gibi zincirin halkaları arasında bir kopukluk yoktur: Râzî- Cabir b. Hayyân-Halid b. Yezid b. Muâviye-Rahip Stephan, Marinos ve hocası vasıtasıyla İskenderiye'deki Hermetik eserler.[21]
Bu şehzade(Halid b. Yezid), üç risalenin müellifi olup, bunlardan birisinde Marianos ile konuşmalarını nakletmiş, diğerinde ne şekilde kimya çalıştığını anlatmış, üçüncüsünde ise öğretmenleri tarafından kullanılan anlaşılması güç telmihleri belirtmiştir. Bu tıbbî ve ilmî çalışmalar uzun zaman önce İran'a geçmişti. Fakat İskenderiye, bütün Emevî devri boyunca bu türlü çalışmaların başlıca merkezi olarak şöhretini muhafaza etti.[22]
Gutas’a göre değinmemiz gereken farklı bir bakış açısı: Suriye, Filistin ve Mısır'daki ilk Arap fetihlerinden sonra Arap hükümdarlarının ve kabilelerinin Yunanca konuşulan bölgelere girmesi, Emeviler dönemi boyunca hem yönetici gruplar arasında, hem de günlük yaşamda Yunanca'dan Arapça'ya çeviriyi kaçınılmaz kıldı. Emeviler Şam'daki ilk dönemlerinde yönetimin sürekliliğini sağlayabilmek için Yunanca'yı ve Yunanca bilen memurları muhafaza etmek zorundaydılar. İbn en-Nedîm'in de belirttiği gibi, yönetim örgütünün (dîvân) Sercûn ibn Mansûr er-Rûmî (yukarıda adı geçmişti) ve oğlu Mansûr gibi bürokratlar tarafından ancak çok geç bir tarihte, Abdülmelik veya oğlu Hişâm döneminde (685-705 ve 724-43) Arapça'ya çevrildiğini söyler.[23]
Divanların Arapçalaştırılması sadece idarî sahayı etkilemekle kalmayan önemli bir tarih olaydı. Bu girişim bir yönüyle aslen şiir ve hitabet dili olan ve 'atasözleri ve özdeyişler' gibi kalıp ifadelerden oluşan Arapça'yı zenginleştirmiş ve onu ilmî bir medeniyet diline dönüştürmüştür. Bir yönüyle de, idarenin Arapçalaştırılması, sadece resmi devlet kayıtlarının ve yazışmaların Arapçalaşmasıyla kalmamış divan katiplerinin de yani, Arap-İslam devletinde idari işleri yürüten yabancı teknokrat kadroların da Araplaşmasını sağlamıştır. Divan katipleri olan Yunan, Fars ve diğer milletlerden kişiler makam ve sosyal statülerini koruyabilmek için Arapça öğrenmek zorunda kalmışlardır. Bu kimseler hiç kuşkusuz çocuklarına da devletin resmî dilini öğretmişlerdi. Bu da Arap dilinin derlenmesi ve kurallara bağlanmasını sağlayan gizli faktörlerden birisini oluşturmuştu. Sonuç olarak Arap dili ve ardından Arap-İslâm kültür mirası, idarenin Arapçalaştırılmasıyla iki alanda zenginleşmişti: Bir yandan teknik kavramlar, terimler ve terkipler zenginleşirken diğer yandan kadrolar zenginleşmişti. Hiç kuşkusuz bu iki hususun Arapça'nın ve kadroların Tedvîn Asrı'na hazırlanmasında eşit düzeyde büyük katkıları olmuştur.[24]
Bunun dışında, yine Emevi yöneticilerinin ihtiyaçları doğrultusunda yapılan çevirilere örnek olarak Yunanlı hükümdarlar için örnek davranışlar yazını çerçevesinde çevrilen Aristoteles ile Büyük İskender arasındaki yazışmaları gösterebiliriz. Bu yazışmalar Hişâm’ın kâtibi Salim Ebu'l-'Alâ'nın desteğiyle çevrilmişti.
Günlük yaşamda Suriye-Filistin ve Mısır arasındaki toplumsal ve ticari ilişkilerin Emeviler dönemi sonuna kadar daha çok Yunanca yürütülmesi, çeviriyi günlük hayatın bir parçası haline getirmişti. İki dilde papirüse yazılmış Yunanca ve Arapça senetler, sözleşmeler 7. ve 8. yüzyıl Mısır'ındaki bu olguyu belgelemektedir. Aynı şey şüphesiz o dönemde her yerde geçerliydi. Ayrıca, Yunanca bilen birçok kişinin var oluşu, Yunanca çevirileri bilim adamı olsun olmasın herkesin kendi kendine kolayca ulaşabileceği bir şey haline getirmiş olmalı. Hatta 4./10. yüzyıl gibi geç bir dönemde, tarihçi Hamza el-İsfahânî (ö. 350/961'den sonra) şunları anlatır: "Yunan-Roma tarihi hakkında bir bilgiye ihtiyaç duyduğunda, esir düşmüş yaşlı bir Yunanlı uşaktan tarihsel bir Yunanca eseri sözlü olarak çevirmesini istemiştir. Çeviri Yunanlı esirin iyi Arapça bilen oğlu Yümn'ün yardımıyla tamamlanır." Bu sözler, İslam dünyasında şu veya bu dilde sözlü çevirinin, anadili o dil olanlarca yapıldığını ve tahmin edileceği gibi bu durumun çok yaygın olduğunu göstermektedir.[25]
Yine aynı dönemde Halîfe 1. Mervan (64-65/684-685)'ın doktoru Masarcaveyh el-Basrî el-Yahudî, İskenderiye Akademisine mensup doktorlardan Ahron'un tıbba ait bir eserini Süryanice'den Arapça'ya çevirmiş, bu eser daha sonra Ömer b. Abdülaziz (99-101/717-720) tarafından çoğaltılarak halkın istifadesine sunulmuştur.[26]Emeviler dönemine ait çevirilerin kaynakların bize aktardığı şekliyle böyledir.
Emeviler son döneminin önemli rol oynamış Harran’la ilgili olarak Gündüz’ün kitabından bir alıntıyla bu konumuzu noktalıyalım:"Dört halife dönemi sonrası Harran, politik ve askerî yönden Emevî hanedanının koyu bir destekçisi oldu. Nitekim Hz. Ali ile Muaviye arasındaki çekişmede Harranlılar da Kays kabilesi gibi Muaviye'yi desteklemişlerdi. Harran halkının kendilerine karşı olan bu yakınlığı nedeniyle Emeviler Harrana karşı özel bir ilgi gösterdiler, örneğin II. Ömer ismiyle meşhur olan halife Ömer İbn Abdulaziz (682-720) Harran'da bir tıp okulu kurdurdu. Ayrıca Harran, son Emevi halifesi II. Mervan'ın hilafeti döneminin (744-750) sonlarında Emeviler devletine başkentlik yaptı. Halife II. Mervan Şam'da artan baskılar karşısında ikametgâhını ve devlet merkezini kendisine çok daha yakın bulduğu Harran'a taşıdı. Ayrıca Harran'ı yeni baştan imar etmek ve geliştirmek için elinden geleni yapmaktan kaçınmadı. Bir rivayete göre Harran'da ikametgâh olarak inşa ettirdiği yalnızca saray için yaklaşık on milyon dirhem harcadı. Abbasilerin gelişerek İran'ı ve Mezopotamya'nın büyük bir bölümünü ele geçirmeleri üzerine II. Mervan,12.000 kişilik bir orduyla Harran'dan hareket etti. Ancak 750'de Abbasiler karşısında yenilmekten kurtulamadı. Bu yenilgi sonrası Abbasi ordusu Harran'a girerek hilafet sarayını yağmaladı ve yakıp yıktı."[27]
3.Abbasiler Dönemi Tercüme Faaliyetleri
Emevi hanedanının yıkılmasından sonra iktidara gelen Abbasiler de tercüme faaliyetlerine destek vermişlerdir. Özellikle ikinci Halife Mansur (754-775) zamanında, İran asıllı Abdullah İbnü’l-Mukaffa’ (ö.758) tarafından Aristoteles’in mantık ile ilgili olan Organon’unun ilk üç kitabı (yani Kategoriler, Hermeneutica, Birinci Analitikler) ile, bu esere giriş olarak yazılmış olan Porfirus’un (232-305) İsagoji’si Farsça’dan Arapça’ya tercüme edilmiştir. İbn Ebi Useybia’nın bildirdiğine göre Mansur rahatsızlanınca Corcis İbn Cibril İbn Bahtişu kendisini tedavi etmek üzere Cundişapur’dan Bağdat’a davet edilmiş ve hükümdarın tedavisinde başarı gösterdiği gibi, Grekçe bazı kitapları da Arapça’ya tercüme etmiştir. 765 ve sonraki yıllarda, Bermeki vezirler ailesi tarafından desteklenen saray çevresinde, Yunan biliminin bütün yönlerine ilgi artmıştır. [28] Bu kaynaklardan başka, Mansûr'un çeviri hareketini desteklemesine de irili ufaklı pek çok atıf vardır. İbn en-Nedîm, "eşyâ' mine'l-kütübi'l-kadîme" (bazı antik kitapları) çevirmesi için el-Bıtrîk'i görevlendirdiğini söyler. İbn Haldûn (ö. 1406) yüzyıllar sonra, Mansûr'un Eukleides'in Elemanlar çevirisi için para verdiğini tekrar anlatır:
Müslümanlar yerleşik kültür geliştirdiler... Sonra, felsefe disiplinleri üzerine çalışmayı arzuladılar. Hıristiyan tebaadan bazı piskopos ve papazların bundan bahsettiklerini duymuşlardı ve insanın düşünme yetisi (her koşulda) entelektüel bilimlere yönelmiştir. Bu nedenle Ebu Cafer el-Mansûr Bizans imparatoruna haber göndererek, kendisine matematik kitaplarının çevirilerinin gönderilmesini istedi. İmparator, ona Eukleides'in kitabını ve fizik konusunda bazı eserler gönderdi...
Bu konuda Yunanlıların (Arapça'ya) çevrilmiş yapıtı, Eukleides'inkidir... Bu kitap Ebu Cafer el-Mansûr zamanında İslam dünyasına kazandırılmış ilk Yunanca eserdir.
Anlatılanların bazı ayrıntıları kuşkulu olsa da çoğu bağımsız kaynaklardan doğrulanabilir ve bu, çeviri hareketini başlatan kişinin Mansûr olduğunda ittifak eden kaynaklarla birlikte düşünüldüğünde, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir iddiadır.[29]
Halife Mansur çevirilerin farklı ilimlerden olmasını kendisi istemiştir. Kişiliğiyle ilgili yapacağım alıntı ilgisinin nedenini az çok açıklayacaktır: "Ahbârî, Mansûr hakkında şunları anlatır: Müneccimleri el üstünde tutan ve yıldızlardan edinilen kehanetlere göre hareket eden ilk halifeydi. Maiyetinde, onun teşvikiyle Müslümanlığı kabul eden ve şimdiki Nevbaht sülalesinin atası olan Zerdüştçü Nevbaht da vardı. Yıldızlar üzerine bir kasidenin, astroloji ve astronomi üzerine değişik eserlerin yazarı olan müneccim İbrahim el-Fezârî ve müneccim Usturlâbî Alî ibn İsa da onun maiyetindeydi.
Yabancı dillerden Arapça'ya Kelile ve Dimne ile Sindhind gibi kitapları çevirten ilk halifeydi. Aristoteles'in mantık ve diğer konulardaki eserleri de çevrilmişti… Ayrıca klasik Yunanca, Bizans Yunancası, Pehlevice [Orta Farsça], Yeni Farsça ve Süryanice antik kitaplar onun arzusuyla çevrilmişti. [Çevrilen kitaplar] halka sunulmuş, onlar da bunları incelemiş, kendilerini öğrenmeye adamışlardı."[30]
Halife Mansur’un bu özellikleri dışında devletin başkentini Bağdat şehrini kurarak burayı yapmasıdır.
Hârûn el-Reşid zamanında Amorium (Afyon'un Emirdağ ilçesi yakınında bir yer) ve Ancyra(Ankara)nın müslümanlar tarafından fethedilmesiyle ganimet olarak çok büyük oranlarda kitap ele geçer ve hemen Bağdat'a taşınır.[31]
Me'mun dönemi, tercüme faaliyetlerinin en verimli geçtiği dönemdir. Me'mun, değişik özellikleri şahsında toplayan bir halîfe idi. Küçüklüğünden itibaren kendisini ilmî konularda çok iyi yetiştirmiş, bunun sonucu olarak da birçok ilim dalında söz sahibi olmuştu. İbnü't-Tiktaka, Me'mun'un bu özelliklerinden bir kısmını şöyle sıralar: "Me'mun, halîfelerin büyüklerinden ve devlet adamlarının akıllılarındandı. Memleketinde onun birçok yenilikleri vardı. Bu açıdan o, halîfeler içinde hikmet ve felsefe ilimleri ile meşgul olan, kitaplarını temin eden ve Arapça'ya tercüme edilmesini emrederek onları tanıtanların ilkidir. O Öklides'i inceledi, hikmet ve felsefe ilimleriyle ilgilendi, tıpta söz sahibi oldu, hikmet ehlini kendisine yaklaştırdı."[32]
Abbasi halifeleri içinde Me'mun ise, tercüme faaliyetine en çok önem veren Abbasî halîfesi olarak bilinir. Tercüme faaliyetinde Me'mun döneminin ayrı ve önemli bir özelliği, felsefî eserlerin Arapça'ya tercümesinin başlamış olmasıdır. Daha önceki halîfeler döneminde müspet bilimlerle ilgili tercümeler yapılırken, Me'mun niçin felsefî eserleri tercüme hareketini başlatmıştı sorusuna cevap bulmaya çalışalım:
İbnü'n-Nedim'in Me'mun'u felsefi eserleri tercümeye iten sebebi, onun Aristo'yu rüyasında görmesine bağlamasına rağmen, sebebi böyle bir olaya bağlama keyfiyeti pek inandırıcı görünmemektedir. Asıl sebepleri şöyle sıralamak mümkündür:
Me'mun'un daha önce de anlatıldığı üzere ilme olan ilgisi. Me'mun'un, bir yandan akılcı eğilim ve tutumu, diğer yandan da dinî metinlerin akıl ve muhakemenin icaplarıyla uygunluk içinde olmasını savunan Mu’tezilî çevrenin fikir ve doktrinlerini benimsemesi, kendi tutumunun haklılığını eski Yunanlıların felsefî eserlerinde aramaya yönelmesi, Me'mun'un Merv'de Helenistik atmosferde eğitim görmesi dolayısıyla felsefeye ilgi duymuş olması Yunan felsefesine ilgi duyan ve ondan haberdar olan Me'mun, bu tür eserleri Arapça'ya çevirterek ilmin istifadesine sunmayı düşünmüş olmalıdır.[33]
Vasıl b. Atâ ve Amr b. Ubeyd ile başlayan itizal hareketi(Mutezile) gittikçe kuvvetlenmiş, halife Me'mun devrinden itibaren Abbasilerin resmî mezhebi haline gelmişti.
Mu'tezile ekolünün ortaya çıkmasında, ilk mütercimlerin tercüme ettikleri şekliyle İslâm kültürüne giren Yunan ilim ve felsefesinin hizmeti ve payı gerçekten büyük oldu. Mu'tezile ekolünün nazariyesini kuran bilginlerin Arapçılığın ve islâmiyet'in gelişip yayılmasında hizmetleri büyük olmakla beraber, İslâmiyet içerisinde fitne çıkaran tehlikeli tefrikacılar da, yine (Mu'tezile'den) mevâlînin (Arap asıllı olmayan müslümanların) bu grubuna mensuptur.[34] Mutezilenin benimsediği, aklın nakil karşısında daha üstün bir değeri olduğu kanaatinin zaruri sonucu kayıtsız şartsız fikir özgürlüğü olmak gerekirken bunun tam aksi gerçekleşmişti. İktidar sahiplerinin teveccüh ve yardımlarını temin eden mutezilelerin ilk işi herkesi kendi görüşlerini kabule zorlama faaliyetine girişmek oldu. Devlette vazife alacaklar veya mevcut hizmetliler imtihana çekiliyor, itizal prensiplerini kabul etmeyenler takibe uğruyorlardı. Mihnet devri diye tanınan ve otuz yıl kadar devam eden bu türlü davranışlar halkta mezhep aleyhinde geniş çapta bir cereyanın dogmasına sebep oldu. Mezhebe yapılan sistemli hücumlar yanında, mensupları aleyhindeki takibat sonunda gittikçe zayıflayan harekete onbirinci yüzyılda Melik şah'ın veziri Nizamülmülk son verdi. O devirden beri sistem olarak değil, fakat genel fikir ve görüşleri İsnaaşeriye ve Zeydiye mezheplerinde kısmen tadile uğramış şekilde devam etmektedir.[35]
Kısaca Me'mun'un akılcı tutumu ve kelâmı eğilimleri, onun yunan ilim ve felsefesine olan ilgisini artırdı. Dolayısıyla Me'mun, takip ettiği bu siyasetin ürünü olarak tercüme faaliyetine büyük önem verdi.
Me'mun, kendi döneminde faaliyeti zirveye ulaşan bir tercüme ve araştırma enstitüsü olan ve aynı zamanda bir kütüphane fonksiyonu icra eden Beytü'l-Hikme'ye yerleştirilmesi ve tercüme edilmesi amacıyla felsefe, hendese, musiki ve tıp alanlarında yazılmış değerli eserleri getirmeleri için İstanbul'a heyetler gönderdi. Konuyla ilgili olarak İbnü'n-Nedim şöyle der: "Me'mun ile Bizans İmparatoru mektuplaşıyorlardı. Me'mun yenmiş olduğu bu imparatora mektup yazarak, eski ilimlerle ilgili Rum ülkesinde mevcut olan kitaplardan istediklerini göndermesi için izin istedi. Bizans İmparatoru, önce bundan kaçındıysa da, daha sonra olumlu cevap verdi. Bunun üzerine Me'mun; Haccac b. Matar, Yuhanna b. Batrik, Beytü'l-Hikme başkanı ve diğerlerinden oluşan bir heyet gönderdi. Bunlar, buldukları kitaplardan uygun gördüklerini aldılar ve Me'mun'a getirdiler.[36] Me'mun, bununla da yetinmeyerek, o yörelerde bulunamayan kitapların da bir an evvel kendine gönderilmesi şartını, Rum imparatoru Mihail'le yaptığı çeşitli muhârebelerden sonra, gâlip olarak akdettiği antlaşmalara koydurmuştur. Böylece, gerek daha önce memurları vasıtasıyla getirilen ve gerek daha sonra Rum imparatoru tarafından gönderilen muhtelif kitapları Bağdad'da kurdurmuş olduğu husûsi meclis marifetiyle Arapça'ya çevirttirdikten sonra, bâzı rivayetlere göre, bu kitapların tercümelerini muhafaza ederek asıllarını yaktırmıştır.[37]
Yunan düşüncesine ait kitaplar önce Süryanice'ye, Süryanice'den de genelde Hristiyan olan mütercimler tarafından Arapça'ya kazandırıldı. Ancak, Yunanca orijinallerinden direk Arapça'ya çeviriler de gerçekleşmiştir.[38]
Halife el-Me'mun (813-833) yahut onun danışmanları Yunan ilimlerinin bütün imparatorluk için önemini takdir etti ve geniş ölçüde tercüme işini teşkilâtlandırdı. Kurulan bir enstitünün adı (Daru'l-Hikme = hikmet evi)* idi. Burada kitaplar tercüme edilir ve istinsah edilirdi. Ve burada müracaat edilecek bir kütüphane tesis edilmişti.[39] Eski Cündişapur Akademisi örnek alınarak kurulmuş olan Beytü'l-Hikme’deki asıl faaliyet, felsefî ve çeşitli ilim dallarıyla ilgili kitapları tercüme etmeye yönelikti. Bu amaçla Me'mun, Bizans İmparatoru ile yazışarak, ondan Bizans şehirlerindeki depolarda muhafaza edilen kitaplardan gönderilmesi için izin istemiş, imparatordan izin aldıktan sonra bir heyet göndererek kitapları getirtmişti.
Me'mun; Yunanca, Süryanice, Farsça, Hintçe, Koptça yazılan eserler de dahil olmak üzere yabancı dillerde yazılmış olan ilmî kitapları toplamaya çaba sarf etmişti. Toplanılan eserler Beytü'l- Hikme'de muhafaza ediliyordu.
Kütüphane fonksiyonunun yanı sıra Beytü'l-Hikme'de tercüme, istinsah, okuma ve te'lif de yapılıyordu. Burada müstensihler, mütercimler, yazarların ve okuyucuların ayrı ayrı yerleri vardı.
Beytü'l-Hikme'de bu faaliyetlerden başka seminer ve konferansların da düzenlendiği görülmektedir. Me'mun, her hafta düzenli olarak burada böyle toplantılar yapmıştır. Beytü'l-Hikme'de âlimler, felsefeciler, tam anlamıyla bir hürriyet içerisinde çeşitli din ve mezheplerle ilgili olarak münazaralar tertip etmiş ve tartışmışlardır.
Yukarıda bahsettiğimiz fonksiyonları icra eden Beytü'l-Hikme "Sahibu Beyti'l-Hikme" denilen bir müdür tarafından yönetiliyordu. Meselâ, Sehl b. Hârun, Me'mun döneminde buranın yöneticisi, yani müdürüydü.
Bir tercüme merkezi, halka açık bir kütüphane ve çeşitli ilmî faaliyetlerin gerçekleştirildiği bir kurum olan Beytü’l-Hikme, İslâm kültür tarihi açısından son derece önemli bir fonksiyon icra etmiştir.[40]
Halife Me'mun sonrası dönemden itibaren Harran'lı birçok bilim adamı İslam imparatorluğunun büyük şehirlerinde meşhur oldu. Bunlar gerek Abbasiler döneminde gerekse Abbasiler sonrası kurulan çeşitli İslam devletlerinde tıptan edebiyata ve astronomiden çeviriye kadar pek çok alanda parlak başarılar sergilediler. Bu şekilde İslam âleminde meşhur olan ilk Harranlı bilim adamı ünlü Sâbit ibn Kurrâ'dır. Harran doğumlu olan Sâbit ibn Kurrâ (835-900), mensubu olduğu Harran paganizmi konusunda bazı teolojik görüş farklılıkları nedeniyle Harran'ı terk etti ve Bağdat'a göçtü. Sâbit, Bağdat'ta felsefe, tıp ve Yunanca ve Süryanca'dan Arapçaya tercüme sahalarında meşhur bir kişi olarak zamanın halifesi Mu'tedi Billah'ın dikkatini çekti.[41]
Tercüme faaliyetlerin de görev alan kişilere gelince: Abbasîler devrinde muhtelif ilimleri ve Antik felsefeyi Yunanca ve Süryanîce'den Arapça'ya tercüme edenleri derece bakımından iki gruba ayırmak mümkündür. Birinci grup mütercimlerin başında Huneyn b. İshak El-İbâdı'yi [194/813- 260/873]zikretmek gerekir. Gerçi Mansur Divânekî'nin Cündişapur'dan getirttiği Georgias ile oğlu Bahtışo Bar Georgıas (Corcis b.Bahtişu) ve bunun oğlu Cebril Bar Bahtişo (Cibril b.Bahtişu) da ilimlerin ve felsefenin Bağdat'ta yayılmasına hizmet etmişlerdir. Fakat bunlardan yalnızca Georgıas Bar Bahtişo tercüme ile uğraşmıştır. Eski Arap Literatüründe 'Şeyhu'l-Mütercimîn [bazı kaynaklarda ise Emînü't-Tercümân] ünvanıyla anılan Huneyn, H.194'te doğmuştu. Nasturilerden bir sarrafın oğlu olan bu zât, Yunanca'yı ve Antik Felsefeyi İskenderiye'de öğrenmiş, Bağdat'a dönüşünde Halife Me'mun tarafından, beraberinde çalışması için saraya alınan Haccâc b. Matar, [Yahya] İbnu'l-Batrik ve Beytü'l- Hikme Müdürü Selm [El-Harrâni] ile birlikte antik döneme ait kitapların tercümesi için memur olarak tayin edilmişti.
Huneyn'in Dâvud ve İshak adındaki iki oğlu da babalarından sonra tercüme faaliyetinde bulunmuşlardır. Bunlardan Dâvud, özellikle Aristoteles'in eserlerini tercüme etmekle şöhret bulmuştur. ishak b. Huneyn [öl:299/912)]'in tercümeleri ise sıhhat ve güvenilirlik açısından M.10.yy.'da büyük bir önem kazanmıştır. Huneyn'in kız kardeşinin oğlu Hubeyş b. A'sam Ed-Dımeşki [öl:300/912] de Halife Mütevekkil [847-861] devrinin büyük mütercimleri seviyesine çıkmıştır. Felsefedeki geniş ve derin araştırmaları ile bilinen Kustâ b. Lukâ [Kostans b.Lukas] da büyük mütercimlerden kabul ediliyordu, ifade formlarındaki akıcılığı ve parlak zekâsıyla tercüme ettiği kitapları herkese okutturuyordu. Bunların yanı sıra büyük mütercimler listesine Maserceveyh, Kerhi ve Sâbit [ailelerinin] isimlerini de eklemek gerekir.
Maserceveyh ailesinden Büyük Maserceveyh ile oğlu İsa b. Maserceveyh, hem tercümeleri, hem de kendi eserleriyle ün kazanmıştı. Kerhî ailesinden de Şühedâ-i Kerhi ile oğlu yetişmiştir. Harran Sabitlerinden olan Sâbit b. Kurra [211/826-288/901] ise mütercimlikte olduğu kadar felsefede de önemli yeri olan bir zattır. Oğlu Sinan b. Sâbit b. Kurra [öl:360/974] ile torunu Sâbit b. Sinan da, gerek tercüme, gerekse felsefe konusunda babalarının çok iyi birer tâkipçileri olmuşlardır.[42]
10.yy.ın sonlarına doğru tercüme faaliyetleri etkisini yitirmeye başladı. Yunanca-Arapça çeviri hareketinin etkisini yitirip ortadan kalkması olgusunu, sadece artık bu hareketin sunabileceği bir şeyin kalmamış olmasıyla açıklayabiliriz. Başka bir deyişle çeviri hareketi toplumsal ve bilimsel önemini yitirmişti. Burada söylemek istediğimiz artık çevrilecek bilimsel Yunanca eserin kalmadığı değil, hamilerin, uzmanların ve bilim adamlarının ilgilerine ve taleplerine doyurucu yanıt verebilecek Yunanca eserlerin kalmadığıdır. Birçok disiplinin önemli ana metinleri zaten çok önceden çevrilmiş, incelenmiş, bütün disiplinler çeviri eserlerin sahip olduğu düzeyin ötesinde bir gelişme kaydetmişti. Böylece Yunanca eserler bilimsel güncelliklerini yitirdi ve araştırmalar daha güncel bilgilere yönelmeye başladı. Bilim hamileri Yunanca çeviriler yerine orijinal Arapça yazılar ısmarlar oldu. Bu süreç uzun bir süreden beri devam etmekteydi ve Abbasilerin ikinci yüzyılında da gözlemlenmişti (krş. Bölüm VI.ıa). Büveyhiler dönemiyle birlikte bu eğilim öylesine hâkim bir hale geldi ki artık çevirilere talep tamamen ortadan kalktı. "Bu nedenle duraklayan çeviri hareketi daha sonra tamamen sona erdi; çünkü bu hareket için asıl talebi yaratan Arap felsefesi ve bilimi artık kendi ayaklan üzerinde durabileceği bir düzeye erişmişti."
Şöyle bir düşünelim: Büveyhiler döneminin sona ermesinden (1055) ve tabii ki çeviri hareketinin ortadan kalkmasından çok önce, aşağıda adlarını verdiğimiz bilginler bilimde devrim yaratan temel eserlerini zaten yayınlamışlardı. Tıpta, Ali ibn Abbâs el-Mecûsî (ö. 4./10. yüzyılın sonları) ve İbni Sînâ (ö. 428/1037); astronomide el-Battânî (ö. 317/929) ve el-Bîrûnî (ö. 440/1048); matematikte el-Hârizmî (3-/9. yüzyılın ilk yarısı) ve fizikte İbnü'l-Heysâm (ö. 432/1041'den sonra) ve yine İbni Sînâ vb. Bu bilim adamlarının çalışmaları, bilimsel açıdan eninde sonunda çeviri literatürünü geçecekti; aynca öyle üslup, biçim ve tavırla yazılmışlardı ki İslam dünyasındaki o döneme has tutumlara denk düşüyordu. Bazı bilginlerin eleştiri amaçlı yazıldığı açıkça belli olan kitapları bu konuda bir fikir verebilir. Örneğin, er-Râzi'nin Galen Hakkında Şüpheler (eş-Şukûk 'alâ Câ- lînûs) ve İbnü'l-Heysâm'ın Ptolemaios Hakkında Şüpheler (eş-Şukûk 'alâ Batlamyûs). Bu örneklere İbni Sînâ'nın, Aristoteles'le aynı görüşte olmadığı bütün temel konulan ele aldığı ve "Aristoteles hakkında şüpheler" diye de adlandırabileceğimiz Doğu Felsefesi (el-Hikmetü'l-maşrıkiyye)isimli kitabını da eklemek gerekir. Burada son tahlilde önemli olan Yunan biliminin üç temel direğinin -Galenos, Ptolemaios, Aristoteles- eksikliklerini ortaya çıkaran bu kitapların yarattığı etkiden ziyade, kendi disiplinlerinin gelişmesiyle fiilen ilgilenip bu tür kitapların yazılıp değer verileceği entelektüel ortamı yaratan müderris ve bilim adamlarının tutumlarıdır. Çeviri eserler işte bu bağlamda önemlerini yitirerek bilim tarihinin bir parçası haline geldiler.[43]
İslam alim ve filozoflarının Avrupa’ya etkisini Başgil eserinde: "Eski Yunan ilim ve felsefesini Avrupa'ya tanıtan ve Rönesans'ın müjdecisi rolü oynayan İslâm âlim ve filozofları olmuştur. Avrupa Aristo'yu, İbn-i Rüşd ve İbn-i Sina'dan öğrenmiştir. Milâdın sekizinci asrından ondördüncü asrın sonlarına kadar altıyüz sene süren yüksek bir İslam medeniyeti, ilim ve san'atı vardır ki çoklarımızca maalesef bilinmeyen bu parlak medeniyet, onuncu asırdan itibaren Fransa'ya ve Sicilya yolu ile İtalya'ya akmış, Rönesans ve reform hareketlerinde başrolü oynamıştır. Tıpta farmakolojide, matematikte, kozmoğrafya ve astrolojide, hülâsa müsbet denilen ilimlerin hemen bütün kollarında garp dünyasının hocası İslâm âlimleri olmuş; eski Yunanın ilim ve felsefe eserlerini Avrupa'ya, El Kindi, Fârabi, Fahri Razi, Elbiruni ve İbn Rüşd gibi büyük İslâm âlim ve filozofları tanıtmıştır. Bu âlimlerin yüzlerce cilt tutan eserleri Lâtinceye ve daha sonra muhtelif garp lisanlarına tercüme edilerek Üniversitelerde okutulmuştur. İbn-i Sina'nın meşhur (Kitabüşşifa)sı Fransız Tıb Fakültelerinde ondokuzuncu asır başlarına kadar aynen okutulmuştur." [44]diye aktarmıştır.
Sonuç olarak Abbasîler devrindeki bu tercüme faaliyetleri başlıca şu üç safhada gelişme göstermektedir:
Birincisi: Cündişapur Okulu, yerini Bağdat'a bırakarak zamanla sönüyor, Bahtişo ailesiyle Serâbiyyûn ve Mezue [?] gibi büyük ve önemli şahıslar Bağdat'a geliyor.
İkincisi: Antik döneme ait eserler hummâlı bir faaliyetle tercüme edilmeye devam ediyor. Bu tercüme faaliyeti kapsamında sadece Yunanlılara ait eserler değil, İranlılara, Hintlilere, Keldâniler’e ve Kıptîler’e ait eserler de tercüme oluyor.
Üçüncüsü: Tercüme faaliyetlerinin sonucu olarak bizzat Müslüman gençler arasında muhtelif ilimlerde ve felsefede oldukça mümtaz şahsiyetler yetişiyor.
Oldukça dikkat çekicidir ki, bu dönemde tercüme edilen eserler, özellikle ilmi ve felsefîdir. Antik Yunan Mitolojisine ve Yunanlı Edebiyatçıların şiir ve destanlarına karşı tamamıyla ilgisiz kalınmıştır. Buna karşılık Yunan filozoflarından, tanınmayan şahsiyet yok denecek kadar azdır. Başla Aristoteles olmak üzere Platon, Phytagoras, Demokritos gibi filozoflar, derinden derine incelenmiştir, ancak bu filozofların felsefi sistemleri hakkındaki bilgiler, İskenderiye üzerinden ve Süryanîler aracılığı ile alınmış olduğundan, filozoflardan bazısının fikir ve teorileri genellikle birbiriyle karıştırılmış, bunların hepsinde bir tür Yeni-Platonculuk görülmüştür.[45]diyerek konumuza farklı bir bakış açısıyla son veriyoruz.
SONUÇ
Bilimin başlangıcı dediğimizde aklımıza gelen Eski Yunandır. Eski Yunanda ise Sokrates, Platon veya Eflatun ve Aristo’dur. Bu üç filozofun dışında onlarca filozof gelmiştir ama bilinmemesinin sebebi İslam dünyasında başlatılan çeviri faaliyetlerinde eserlerinin çevrilmemesi veya zamanla yok olmasıdır.
Eski devirlerde bir yer alınıp işgal edildiğinde orada var olan ne varsa yok edilirdi. Kütüphaneler yakılırdı. Örnek mi? verelim İskenderiye, Bağdat, Kurtuba ve diğerleri. İlim adamları özgürlük olarak ve maddi olarak devlet yöneticilerine muhtaç yaşarlardı.
Makale çalışmamızın ana çerçevesi geçmişten gelen ilimlerin tercümelerle İslam dünyasına aktarılması ve sonucunda İslam düşüncesinin ortaya çıkarak özellikle Endülüs kanalıyla Avrupaya ilmin aktarılmasıdır. Daha çok bakış açısı olarak İslam dünyasında tercüme faaliyetlerinin nasıl yapıldığını hangi aşamalardan geçtiğine değinmeye çalıştık.
Birinci bölümümüzde Eski Yunandan itibaren oluşan okulların nasıl eğitim yaptıklarına ve şehir okullarının hangi düşünceleri savunduklarına da değindik. Değindiğimiz okullar: İskenderiye, Antakya, Nusaybin, Harran, Urfa ve Cündişapur okullarıydı.
İkinci bölümümüzde Emevilerin iktidara gelmesiyle bu dönemde tercüme faaliyetlerinin nasıl başladığını ve Halit bin Yezid’in üzerinde önemle durduk. Tercüme faaliyetlerinin içeriğinin hangi konularda yoğunlaştığını vurguladık.
Üçüncü ve son bölümümüzde Abbasiler döneminde yaşanan tercüme faaliyetleri, tercümelerin içerikleri, Halife Me'mun döneminin özellikleri, Beyt-ü'l Hikme’nin kuruluşu ve işlevlerini açıklayarak makalemizi sonlandırdık.
M.Ö. 400. yıllardan yaklaşık 1100 yıllara uzanan ilimin serüvenini makalemizde konu olarak işlemiş olduk. İnsanoğlu olarak çıkaracağımız ders İlim insanlığın ortak malı ve servetidir. Kimi milletler az, kimileri çok katkı yapmış olabilir. İlime sahip çıkmalıyız ve diğer milletleri yıkıma uğratmak için bu gücümüzü asla kullanmamalıyız…
KAYNAKÇA
BAŞGİL, Ali Fuad, Din ve Laiklik, 9 Baskı, Yağmur Yay., İstanbul 2009.
BOZKURT, Nahide, Mu’tezile’nin Altın Çağı, Ankara Okulu Yay., Ankara 2002.
ÇAPAK, İbrahim, "İslâm Dünyasındaki İlk Mantık Çalışmalarına Genel Bakış", Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 9 / 2004.
El-CABİRİ, Muhammed Abid, Arap-İslam Aklının Oluşumu, (Çev.:İbrahim Akbaba), 3 Baskı, Kitabevi Yay., İstanbul 2001.
GUTAS, Dimitri, Yunanca Düşünce Arapça Kültür; Bağdat’ta Yunanca-Arapça Çeviri Hareketi ve Erken Abbasi Toplumu, (Çev.:Lütfü Şimşek), Kitap Yayınevi, İstanbul 2003.
GÜNALTAY, M.Şemsettin, Antik Felsefenin İslam Dünyasına Girişi, (Sad.:İrfan Bayın), Kaknüs Yay., İstanbul 2001.
GÜNDÜZ, Şinasi, Anadolu’da Paganizm, Ankara Okulu Yay., Ankara 2005.
GÜNDÜZ, Şinasi, Mitoloji ile İnanç Arasında, Etüt Yay., Samsun 1998.
İBN-İ HALDUN, Mukaddime, (Çev.:Halil Kendir), Cilt 1, Yeni Şafak Gazetesi Yay., Ankara 2004.
KÖZ, İsmail, "İslam Mantık Külliyatının Teşekkülü", Felsefe Dünyası, Sayı: 30, 1999/2.
KUTLUAY, Yaşar, İslamiyette İtikadi Mezheplerin Doğuşu, Pınar Yay., İstanbul 2003.
KUTLUAY, Yaşar, Tarihte Mezhep Hareketlerinin Başlama Sebepleri, Pınar Yay., İstanbul 2003.
LAOUST, Henry, İslam’da Ayrılıkçı Görüşler, (Çev.:E.Ruhi Fığlalı-Sabri Hizmetli), Pınar Yay., İstanbul 1999.
MEHMED MANSUR, İskenderiye Kütübhanesini Müslümanlar mı Yaktı?, (Sad.:Dr.Fahri Unan), TDV Yay., Ankara 1995.
MERİÇ, Cemil, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, 8 baskı, İletişim Yay., İstanbul 2003.
O’LEARY, De Lacy, İslam Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, (Çev.:Yaşar Kutluay,Hüseyin Yurdaydın),Pınar Yay.,İstanbul 2003.
SCOGNAMİLLO, Giovanni, Dünyamızın Gizli Sahipleri, Bilge Karınca Yay., İstanbul 2006.
ÜLKEN, Hilmi Ziya, İslam Felsefesi, 3.Baskı, Ülken Yay., İstanbul 1983.
VATANDAŞ, Celaleddin, Vahiyden Kültüre, 7 Baskı, Pınar Yay., İstanbul 2009.
WATT, W.Moontgomery, İslam Felsefesi ve Kelamı, (Çev.:Süleyman Ateş), Pınar Yay., İstanbul 2004.
[1] İbn-i Haldun,Mukaddime, (Çev.:Halil Kendir), Cilt 1, Yeni Şafak Gazetesi Yay., Ankara 2004, s 73
[2] Celaleddin Vatandaş,Vahiyden Kültüre, 7 Baskı, Pınar Yay.,İstanbul 2009,s 47
[3] İsmail Köz, "İslam Mantık Külliyatının Teşekkülü", Felsefe Dünyası, Sayı: 30, 1999/2, s 92
[4] İbn-i Haldun,Mukaddime, a.g.e., C.:1, s 688
[5]Muhammed Abid el-Cabiri, Arap-İslam Aklının Oluşumu,(Çev.:İbrahim Akbaba), 3 Baskı, Kitabevi Yay., İstanbul 2001,s 198,199
[6] M.Şemsettin Günaltay, Antik Felsefenin İslam Dünyasına Girişi, (Sad.:İrfan Bayın), Kaknüs Yay., İstanbul 2001, s 33
[7] el-Cabiri, a.g.e., s 199
[8]Cemil Meriç, Sosyoloji Notları ve Konferanslar, 8 baskı, İletişim Yay., İstanbul 2003, s 60,61
[9] Giovanni Scognamillo, Dünyamızın Gizli Sahipleri,Bilge Karınca Yay.,İstanbul 2006,s.14
[10] Yaşar Kutluay, İslamiyette İtikadi Mezheplerin Doğuşu,Pınar Yay.,İstanbul 2003,s.16
[11] Günaltay, a.g.e., s 53
[12] Köz,a.g.m., s 96
* Hristiyan Felsefe’sinin Kilise Babaları’nca oluşturulan ilk dönemi.. Bir kökten türemiş olarak Patroloji (Fr.Patrologie) deyiminin anlamdaşı Patristik (Fr.Patristique) deyimi, Kilise Babaları (Os. Aba-ı Kinisaniye, La. Patres ecclesiae)’nın düşünce, hayat öyküsü ve eserlerinin tümünü dile getirir. Hristiyan Felsefesi’nin MS 400 lü yıllara kadar süren ilk dönemi Patristik Felsefe,(http://www.ulumulhikmekoeln.de/geneldusuncetarihi/patristikfelsefe.htm/19.05.2011)
[13] Hilmi Ziya Ülken, İslam Felsefesi, 3.Baskı, Ülken Yay., İstanbul 1983, s 16
[14]De Lacy O’leary, İslam Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, (Çev.:Yaşar Kutluay,Hüseyin Yurdaydın),Pınar Yay.,İstanbul 2003, s 42,43
[15] Köz,a.g.m., s 96
[16] Şinasi Gündüz, Anadolu’da Paganizm,Ankara Okulu Yay.,Ankara 2005, s 89,90
*Kuzey Suriye'de bir şehir, eski Halepde denilmektedir.(http://isimara.com/isimbul.asp?isim=K%FDnnesrin/19.05.2011)
[17] Günaltay, a.g.e., s 58
[18] Vatandaş,a.g.e., s 48,49
[19] İbrahim Çapak, "İslâm Dünyasındaki İlk Mantık Çalışmalarına Genel Bakış", Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 9 / 2004, s 27
[20] O’leary, a.g.e., s 83
[21] el-Cabiri, a.g.e., s 222
[22] O’leary, a.g.e., s 83
[23] Dimitri Gutas, Yunanca Düşünce Arapça Kültür; Bağdat’ta Yunanca-Arapça Çeviri Hareketi ve Erken Abbasi Toplumu, (Çev.:Lütfü Şimşek), Kitap Yayınevi, İstanbul 2003, s 33
[24] el-Cabiri, a.g.e., s 78
[25] Gutas, a.g.e, s 34
[26] Nahide Bozkurt, Mu’tezile’nin Altın Çağı, Ankara Okulu Yay., Ankara 2002, s 117
[27] Şinasi Gündüz, Mitoloji ile İnanç Arasında, Etüt Yay., Samsun 1998, s 154,155
[28] Çapak, a.g.m., s 27
[29] Gutas, a.g.e, s 41
[30] Gutas, a.g.e, s 40
[31] Vatandaş, a.g.e., s 50
[32] Bozkurt, a.g.e., s 82
[33] Bozkurt, a.g.e., s 118
[34] Henry Laoust, İslam’da Ayrılıkçı Görüşler, (Çev.:E.Ruhi Fığlalı-Sabri Hizmetli), Pınar Yay., İstanbul 1999, s 117
[35] Yaşar Kutluay, Tarihte Mezhep Hareketlerinin Başlama Sebepleri, Pınar Yay., İstanbul 2003, s 74
[36] Bozkurt,a.g.e., s 119
[37] Mehmed Mansur, İskenderiye Kütübhanesini Müslümanlar mı Yaktı?, (Sad.:Dr.Fahri Unan), TDV Yay., Ankara 1995, s 95,96
[38] Bozkurt,a.g.e., s 119
* Beytü'l-Hikme’nin kuruluşuyla ilgili farklı kaynaklar Harun Reşid döneminin sonlarını işaret etmektediler.( Bakınız: Nahide Bozkurt, Mu’tezile’nin Altın Çağı,Ankara Okulu Yay.,Ankara 2002, s 120),Ülken,ise İslam Felsefesi isimli eserinde (s 17) Beytü'l-Hikme’nin kuruluşunun Halife el- Mütevekkil zamanında kurulduğundan bahsetmektedir.Sonuç olarak kurulması ile ilgili olarak farklı zamanlar verilmektedir.
[39] W.Moontgomery Watt, İslam Felsefesi ve Kelamı, (Çev.:Süleyman Ateş), Pınar Yay., İstanbul 2004, s 73
[40] Bozkurt, a.g.e., s 121
[41] Gündüz, Mitoloji ile İnanç Arasında, s 156
[42] Günaltay, a.g.e., s 66,67,68
[43] Gutas, a.g.e., s 148,149
[44] Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, 9 Baskı, Yağmur Yay., İstanbul 2009, s 40
| Bu makale ile ilişkili diğer makaleler: |
|---|
|
| Powered By relatedArticle |
|
İl Müdürlükleri denetim dışı tutulamaz |
| Doğan Ceylan | |
|
SÜT İZNİ, YUR DIŞI GÖREVLENDİRMELER GİBİ DURUMLARDA EK DERS ÖDEMELERİ |
| Rahmi Yaman | |
|
KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ ! (TEFTİŞ) |
| Adnan Uçkun | |
|
Bir Performans İyileştirme Stratejisi: Özdeğerlendirme |
| Z.Kürşat Torun | |
|
Öğrencilerin Zihin Haritalarını Tanıyabilmek (NLP) |
| Sebahattin Eker | |
|
TÜRKİYE’DE TEFTİŞ SİSTEMİNİN SORUNLARI VE AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİNDE DURUM |
| Cemil Coşkun | |
|
İÇ DENETİM BİRİMİ RAPORU VE EĞİTİM DENETMENLERİ |
| Zafer Özer | |
|
PROBLEM ÇÖZMEYE İLİŞKİN YAKLAŞIMLAR |
| Zekiye Morkoyunlu | |
|
66 AY TAMAM, SIRADA NE OLMALI? |
| Hasan Yüksel | |
|
KİM BUNLAR (Tufan BİLGİLİ) |
| Konuk Yazar | |




Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için