• Yönetim Kurulu
  • Denetleme Kurulu
  • İl Temsilcileri
  • Tüzüğümüz
  • Meslek Tanım
  • Üyelik Formu
  • DernekHesapNo
  • İletişim
  • Anasayfa
  • Teftiş
    • Teftiş Formları
    • Teftiş Rehberleri
    • Örnek Raporlar
  • Mesleki Çalışmalar
    • Araştırmalar
    • Makaleler
    • Raporlar
    • Tezlerimiz
    • Açıklamalar
  • Soruşturma
    • Belge Örnekleri
    • Genel İnceleme Örnekleri
    • Kurum Açma İnceleme Örnekleri
    • Kurum Kapatma İnceleme Örnekleri
    • Ön İnceleme Rapor Örnekleri
    • Soruşturma Örnekleri
    • Yargı Kararları
  • Sunular
    • Hazırlayıcı Eğitim Sunuları
    • Temel Eğitim Sunuları
    • Eğitim Öğretim Sunuları
    • Yönetimle İlgili Sunular
  • Gruplar
    • Müdürler Grubu
    • Müfettişler Gurubu
  • Videolar
  • Fotoğraflar

Türk Siyasal Kültüründe Etik Sorunlar (İlyas Sarıyerli - 2007 - Yüksek Lisans)

PDF | Yazdır | E-posta

GİRİŞ 

    Küreselleşme ekonomik boyut ve uluslar arası ilişkilerle gündeme gelen, aslında geleneksel yapı ve inanışları da etkileyen ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal bir olgu olup aynı zamanda ekonomik ve kültürel üretim, kışkırtan bolluk, tüketimi körükleyen reklâmlar ve kitle iletişim araçlarının hegemonyası olarak da algılandığında bir tahakküm unsurunun oluşturulmasını simgelemektedir (Kula, 2005: 7-30). 

    Küreselleşmenin toplumlar üzerindeki etkilerine değişim çerçevesinde tarihsel bir perspektif ve siyasal kültür temelinde bakıldığında bunun yeni bir şey olmadığını ve günümüzde de sosyal yaşam ve kültürlerin etkilenmesinde önemli bir yeri olduğunu görmekteyiz. Bu süreç sosyal devlet anlayışını ötelemekte, pazar ekonomisini ve özelleştirmeyi savunmakta, yarışmacı modeli öne sürerek insanların bireyselleşmesini istemekte, her alanda metalaşmayı artırmakta, sosyal çözülmelere ve yabancılaşmaya neden olmakta, toplumların değerlerini ikinci plana iterek “erdemli davranış” modunu zayıflatmaktadır. Yani toplumların siyasal kültürünü ve bileşenlerini etkileyerek yönlendirmektedir. Sözü edilen değişimlerle değerlerde meydana gelen yeni durumun ortaya çıkardığı kültürel, siyasal, sosyal, etik, psişik ve moral değerlerde oluşturduğu sapmalar da sıkıntıları artırabilmekte ve kişiyi yabancılaştırabilmektedir. Toplumsal kültürde meydana gelen bu değişimlerin ekonomik-toplumsal-siyasal gerçeklik açısından neden olduğu sonuçlarını ve “değişme-metalaşma-yabancılaşma” süreçlerini Adorno ve arkadaşları “kültür endüstrisi” söylemi ile açıklamışlardır. Onlara göre demokratik, bireyci ve çeşitlilik arzeden kitle kültürü yani kültür endüstrisi; kapitalist üretim merkezlerinin elinde, politik ekonominin hizmetinde, otorite ve güçten yana ve de uygitsinci tavırlar geliştiren (Kırtunç, 2006: 3), insanların bilinçaltını zayıflatarak hesaplanabilir duruma getiren, kâr güdüsünü merkeze alan ve insanı bağımlılaştırarak köleleştiren bir özellik taşımaktadır (Adorno, 2006: 2). Aynı zamanda sosyal yaşam ve kültürlerin etkilenmesinde önemli bir yeri olan küreselleşmeyle yaşanan hızlı değişimler, toplumda oluşturdukları anomi ortamı ve belirsizlik durumuyla geleceğe yönelik güvensizlik ve tedirginlik duygularını da artırmaktadır. Diğer yandan küreselleşme, dünya çapında meydana gelen olayları olduğu kadar gündelik yaşamı ve toplumun temeli olarak görülen ailede ve ona bağlı bazı değerlerde de değişmenin yaşanmasına neden olabilmektedir (Kula, 2005: 7-30). Nitekim Yılmaz’ın aktarımıyla (2006 : 3) E. From, bugünkü gelişmeler ve sorunların kökeninde kapitalist gelişmeyle birlikte kültürde gerçekleşen köklü değişimlerin yattığını işaret etmekte, belirtilen kültürün tümüyle satın alma açlığı ile karşılıklı bir alışveriş üzerine kurulduğunu belirtmektedir. Sözü edilen bu süreçte insanların günlük yaşamlarını etkileyen üretim, istihdam, değişim ve dönüşüm politikalarını ulusal siyasi iradenin değil küresel iradenin belirlediği söylenmektedir (Şaylan, 2003: 13).  

    Toplumsal ve siyasal kültürün üreticisi olan insanın gelişim biçimine bütünsel olarak ve tarihsel süreç açısından bakıldığında öznel yapısı itibariyle kendisini çevreleyen bir nesnel dünyada yaşamını sürdürdüğü ve bu dünyadaki olaylar ve olgularla devamlı iç içe yaşadığı önemli bir nokta olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözü edilen nesnel dünyadaki olgular ve olaylar arasında sürekli bir etkileşim bulunmakta ve bu etkileşim sonucu oluşan toplum; çıkar, amaç ve beklentileri birbirinden farklı yöneten ve yönetilen kesimlerden meydana gelmektedir. Hem ortak çıkarlar hem de bunları gerçekleştirme yöntemleri konusunda farklılıkların bulunması süreç içerisinde yönetim olgusunu gündeme getirmiş ve bütün topluluklarda, devlet dediğimiz bir siyasal iktidar ve bu iktidarı kullanan, yani karar alma, emir verme ve bu karar ve emirleri gerektiğinde zor kullanarak yürütme gücüne sahip organizasyona ihtiyaç duyulmuştur. İşaret edilen ve üst düzeyde bir örgütlenme olan devlet, belli bir ülke üzerinde yerleşmiş, zorlayıcı yetkiye sahip bir iktidar tarafından yönetilen insan topluluğunun meydana getirdiği siyasal kuruluş olarak tanımlanmıştır (Kapani, 1987: 35).  

    Devlet organizasyonunu yönetmek isteyen siyaset kurumunun temelini insanlar arasındaki düşünce, çıkar ve psikolojik eğilim farklılıklarından doğan çatışma ve uzlaşma çabaları oluşturmaktadır. Görüleceği üzere bir bakıma çatışmanın asıl konusu toplumda üretilen değerlerin paylaşılmasıdır. Burada temel sorun ortak değerlerin nasıl yaratılacağı ve yaratılan değerlerin nasıl bölüştürüleceğidir. Bu durumda ortaya çıkan meşru gücün kullanım yetkisine sahip kişilerin faaliyetleri siyaset olarak değerlendirilmektedir. Kalaycıoğlu’nun aktarımıyla (1984: 8) Easton’a göre siyaset, maddi ve manevi değerlerin otoriteye dayalı olarak dağıtılması süreci olmaktadır. Siyaset, aralarında yöneten-yönetilen düzleminde karşılıklı ilişki bulunan çok sayıda unsurlardan meydana gelmiş karmaşık bir bütünleşik alan olan siyasal sistem ortamında yapılmaktadır (Kapani, 1987: 31). Sözü edilen siyasal sistem toplumların bütüncül amaç ve hedeflerine hizmet eden bir bütündür (Turan, 1977: 16). Yani sistem, toplum üyelerinden gelen istekler ve destekler şeklinde kendini gösteren girdiler ile “siyasal sistemi yönlendirenlerin bunları algılama düzeyleri” (Turan, 1977: 19) sonucunda ortaya çıkan siyasal kararlar ve uygulamalar yani çıktılar yoluyla devamlı olarak faaliyet halindedir (Kapani, 1987: 31). Sistem, istek, destek, kaynak gibi girdi unsurlarına bağlı olarak kararlar alır, uygular (Turan, 1977: 22). Alınan bu kararlar tüm toplumu bağlayıcı niteliktedir (Turan, 1977: 10).  Kısaca yukarıda sözü edilen siyaset mekanizmasını kullananların yönetiminde yapılan bölüşüm süreci belirtilen siyasal sistem içerisinde gerçekleşmektedir. 

    Tarihi süreç içerisinde toplumlardaki sosyo-ekonomik, siyasal, kültürel ve teknolojik gelişme ile değişen çevre, toplumsal süreçlerde kültür ve anlayış değişimini sağlayabilmekte ve bu yeni kültür kodu ile birlikte ortaya çıkan yeni değerler, kazanımlar ve anlayışlar söz konusu toplumlarda belirtilen değerlerin yönlendirmesine maruz bırakmaktadır. Toplumla kültür kodları arasındaki karşılıklı etkileşim içerisinde bulanan bu süreç gittikçe karmaşık bir dönüşümü sağlayarak geleneksel koddan kopmalara ve sapmalara sebep olmakta ve böylece eski değerlerin, ölçütlerin yerine yeni anlayışlar hâkim olmaktadır. Sözü edilen hareketlilikler siyasal alanda da yeni anlayışlara, oluşumlara ve örgütlenmelere yol açmaktadır.  

    Genelde toplumların özelde Türk toplumunun yaşadığı değişim ve dönüşüm açısından sonul bir değerlendirme yapıldığında; toplumların, toplumsal kültüründe yaşanan değişimlerin toplumsal yaşamı ve toplumun siyasal kültürünü etkilediği ve onu yönlendirdiği görülmektedir.

    Genel olarak bütün insanlığın ve toplumların sosyal ve siyasal açıdan geçirdikleri değişim süreci ortaya konuldu. Çalışmamızın spesifik konusu olan Osmanlı-Türk toplumu ise askeri kahramanlık üzerine kurulu ve cemaat önderliğinde sosyolojik bir yapı sonucu işleyen peder-evlat, öğretmen-öğrenci, pir-mürit, sultan-teba gibi hiyerarşik bir yapılanmadan oluşmaktaydı. Diğer yandan seçkinler ve kitle veya başka bir ifade ile “büyük gelenek-küçük gelenek” (Mardin, 1991: 186)  denilen sosyal bir yapı söz konusu idi. Osmanlı Türk toplumunda “iktidar” zenginlikten daha üst düzeyde değer biçilen bir “meta” olarak algılanmaktaydı (Mardin, 1991: 209). Yine geleneksel toplum özelliği gösteren Osmanlı’da devlete yani iktidar gücünü kullanan “otoriteye” karşı gelmek ilahi kaynaklı güce karşı gelmekle aynı anlama gelmekteydi. 

    Osmanlı Türk toplumunda hâkim olan “nizam-ı âlemci” anlayışın amacı toplumu değiştirmek değil toplumun dengesini sağlamaktı (Mardin, 1991: 178). Bir başka anlatımla bu rejimin işlevi sosyal hareketleri izlemek, denetim altında tutmak ve topluma bir düzen vermeye çalışmaktı. Bunun pratiğe yansıması devlete yönelen tüm tehlikelerin, farklılıkların ve genel kabul dışındaki dini anlayışların hemen bastırılmasıydı. Yani bu rejimin tüm çabası “devlet-i ebet müddet’in” (İhsanoğlu, 2003/2004: 56) gerçekleştirilmesiydi.  

    Osmanlının diğer önemli bir toplumsal özelliği, güçlü bir merkezi yapı ve kurumlarıyla onun karşısında yer alan ayrışmamış ve merkeze uzak kalmış “kenar”dan oluşan patrimonyal bir sosyo-politik oluşumdan meydana gelmesiydi. Diğer bir anlatımla bu yapı “merkez-kenar” ilişkisi olarak ifade edilmiştir. 

    Genel toplumsal özellikleri verilen Osmanlı Devleti yükselme döneminde kendi medeniyetini Batı uygarlığından üstün görmüştü. Yani Batı, Osmanlı için bir model olmamıştı. Ancak onyedinci yüzyılın sonlarına doğru gelindiğinde ilerleme ve gelişmenin duraksamasıyla ve de devlet gelirlerinin bu paralelde azalmasıyla Osmanlı taşıdığı cemaat ruhu ile kendi içine kapanmış ve sözü edilen süreçte oluşan toplumsal problemlerini iç dinamikleriyle çözememişti. Bunun sonucunda dış dinamikler yani üstünlüğü kabul edilen Batı kaynaklı çözüm çabaları zorunlu olarak devreye girmiş, bu amaçla Avrupa’ya eğitim için insanlar gönderilmişti. Osmanlı Devleti gibi, Smıth ve (Smıth, 1996: 118) Mardin’in de (Mardin, 1992: 136) belirttiği üzere gelişmekte olan toplumların en önemli toplumsal özelliklerinden biri, modernleşme hareketlerinin yönlendiricileri, söz konusu toplumların elit aydınları ve onların ideolojileri olmuştur. Türk toplumunda Tanzimat’la başlayan düzeltme önerileri Avrupa’ya gönderilen bu elit aydınlardan gelmiş ve doğal olarak Batı’da onyedinci yüzyıl yarısında ortaya çıkan yönetim biçimleri Osmanlı kurumlarının gelişimine modernleşme boyunca modellik etmiştir. 

    Diğer yandan bilinmektedir ki Tanzimat’tan önceki düzeltme çalışmalarının merkezinde genel olarak askeri yenileşme çabaları varken Tanzimat’la beraber bu anlayış terk edilerek yerine idari, hukuki, iktisadi ve en önemli reform hareketi sayabileceğimiz eğitim alanındaki çabalar geçmiştir.  Bu eğitim yeniliğinin en önemli getirisi ise “kul” anlayışından “başarı ahlakına” (Mardin, 1991: 218) giden yolun açılması olmuştur.  

    Osmanlı siyasal sistemi kendisinden gerek nicelik gerek nitelik bakımından istenilen taleplerin üst seviyedeki yoğunluğundan dolayı ihtiyaç ve taleplere çözüm üretme kapasitesini yitirmiş (Vergin, 2003: 45) ekonomik, teknolojik, siyasal ve entelektüel özellik taşıyan değişme olgusunun (Smıth, 1996: 87) etkisiyle yaşanan toplumsal hareketlilik ve sonuçları devam etmiş, iç ve dış dinamiklerin toplumu getirdiği nokta Cumhuriyetin kurulması olmuştur. 

    “Cumhuriyet Projesi” kapsamında “Atatürkçülüğün” gerçekleştirilmesinde etken kaynaklardan olan ve siyasal sistemi yönlendiren seçkin kadrolar, toplumsal ve siyasal kültürün yeni değerlerle donatılıp şekillendirilmesinde rol almışlardır. Bu yönlendiriliş “rasyonellik” olarak değerlendirebileceğimiz yenileşme çabalarını içermiştir. Yani Cumhuriyet projesi kullanım yetkisini dinsel otoriteden alıp kanuna vermiştir. Tüm düzeni anlayıp yorumlamada din ekseninden pozitif bilim anlayışına geçmiştir. Nihayet ümmet anlayışından başat unsuru rasyonel davranış olan ulus devlete geçişi gerçekleştirmiştir.  

    Bir yandan Cumhuriyet Projesinin kurumsallaştırılması çabaları devam ederken diğer yandan dış dünyada ve Türkiye’de 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın devamında ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra iş dünyası, çalışanlar ve devlet arasındaki büyük bir uzlaşma ile “sosyal devlet” anlayışı ve onun uygulamaları ortaya çıkmıştır. Sözü edilen süreç sonunda ortaya çıkan “sosyal devlet” uygulamalarının savaşın kaybettirdiklerini telafi ettiği ve toplumsal gerilimleri nötralize ederek demokratik açılımları sağladığı söylenmektedir. Yani refah devleti krizi çözen özne olmuş, devlet, örgütlü emek ve iş dünyası arasında bir harmoni oluşturmuş (Şaylan, 2003: 117) bir anlamda sistemin meşruiyetini güçlendirmiştir. 

    Devam eden süreçte Türkiye’de toplumsal hayatın farklı alanlarında değişimler devam etmiştir. Bu değişmeler; siyaset alanında demokratikleşme, demografik alanda kentleşme, ekonomi alanında ticarileşme ve sanayileşme, dış dünya ile münasebetlerde ise uluslararası sistemle bütünleşmedir. 1960’tan sonra siyasal sistem dış dünya ile ilişkiler kurmaya başlamış bir anlamda rekabete açılmıştır. Marshall yardımı, NATO üyeliği gibi faktörlerin de etkisiyle uluslar arası sistemle bütünleşme sürecine girilmiştir. Diğer yandan ülke nüfusundaki olağanüstü artış; göç, geçim sıkıntısı gibi sosyo-ekonomik problemlere yol açmıştır. Bütün bu değişmeler toplumsal ve siyasal kültürün önemli farklılaşmalara yol açtığını ortaya koymaktadır. Buradan şöyle bir sonuç çıkmaktadır. Ekonomik krizler siyasal yapıyı, kültürel dinamikleri, ekonomik dengeleri değiştirerek siyasal süreçlerde yeni ölçütler oluşturmuştur (Şaylan, 2003: 118).  

    Yukarıda sözü edilen değişimler yanında 1970’lere gelindiğinde yaşanan  küresel ve yerel krizin ortaya koyduğu toplumsal gerçeklik, tekelcilik ve eşit olmayan rekabet anlayışının yeni değerler dizisi olarak topluma yayılması olmuştur (Şaylan, 2003: 121). Başka bir anlatımla sözü edilen gelişmelerin anlamı sosyal devlet anlayışının çöküşüdür. Bu çöküş kapitalizmin “kriz-yeniden inşa-kriz” şeklinde işleyen özelliği kapsamında ekonominin kapital eksenli siyasallaşması sonucunu doğurmuştur (Şaylan, 2003: 129).  

    Sözü edilen yeniden yapılanma sürecinde devlet küçülmüş, 1980’lerle beraber refah devleti sürecindeki “iş dünyası-devlet-çalışanlar” arasındaki uzlaşma çökmüştür. Yeni egemen ideoloji “yeni sağla” birlikte pazara koşulsuz ayrıcalık ve ileri derecede güven duygularından oluşmuştur (Şaylan, 2003: 136). Diğer yandan kentlerde yeni bir tüketici tipi ve kültürü oluşmuştur. Yeni bir sermaye ve istihdam fırsatı doğmuştur. 1990’lı yılların sonuna gelindiğinde Türkiye’deki mevcut tekel yapı yabancı sermaye ile ileri düzeyde ilişkiler içine girmiştir. Gelinen nokta itibariyle küresel güç haline gelen kapitalizm ile ortak alanın büyümesi olarak kabul edilen akültrasyon ya da tek kültürlülük, sosyalizmin çöküşü ve 1990’lardaki bu gerçeklik sonucu kapitalist hegemonya tek yön belirleyici olarak karşımıza çıkmıştır (Şaylan, 2003: 153). 

    Süreç özelliği gösteren küreselleşme devam ederken bilişim ve iletişim alanlarındaki yenileşmeler insanın düşünce biçimini etkileyerek değiştirmiş, eğlence kültürünü tüketicinin ayağına getirmiştir (Şaylan, 2003: 177). Burada sözü edilen iletişimin ya da teknolojik devrimin ana özelliğini, hegemon ideolojinin ve onun diğer yargılarının yol göstericiliği yani tüketim ve yarışmacı anlayış gibi öğeler oluşturmuştur (Şaylan, 2003: 189).  

    Görüldüğü gibi küreselleşme siyasal açıdan epeyce işlevsel olmuş ve bunun sonucunda minimal devlet öngörüsü ve önerisi ile siyaset ve ekonomi arasına keskin bir hat çekerek temsili demokrasinin sıkıntılar yaşamasına neden olmuştur (Şaylan, 2003: 315). Sözü edilen gelişmelerin siyasal ve kültürel bakımdan sonuçları toplumu derinden etkilemiştir. Çünkü toplum örgütsüzdür. Siyasal ve kültürel taleplerin isteminin yapıldığı zemin oluşmamıştır. “Medya-siyaset-sermaye” ilişkisinin kuralsız zeminde amaçlar için kullanılmasının doğurduğu kültürel ve demokratik yozlaşmalar eşliğinde siyaset etme süreci sürgit devam etmiştir. Başka bir ifade ile Türkiye’de siyasi rekabet kültürünün etik dışı temellerinin oluşmasına zemin hazırlanmıştır. 

    Görüleceği üzere toplumsal, ekonomik, teknolojik gelişme ve değişmeler kültür, siyasal kültür ve siyasal ahlak alanında çeşitli yansımalara sebep olmuştur. Değişmelerin neden olduğu yansımanın gücünü, şiddetini, yönünü, derinliğini kültürün yapısı belirlemektedir. Çünkü kültür taşıdığı karakter gereği toplumsal hayatın diğer alanları ile etkileşim içindedir. Başka bir ifade ile kültür, siyasal kültür, siyasal ahlak, ahlak ve siyasal davranış arasında anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (Gencer, 2003: 97). Bu anlamda siyasal kültür, bir toplumda siyasal süreçlerin nasıl işlemesi ve ne durumda olması gerektiğini belirleme gücüne sahip inançlar sistemidir. Sözü edilen inançlar sistemi içerisinde o toplumun tüm değerleri bulunur. Nitekim Gencer’in (2003: 98) aktarımıyla Femia, Montesquieu’nun bir ulusun anayasal kurallarının ahlak ve adetleriyle ilişkilendirilebileceğini söylediğini Miller ise Tocqueuille’nin bir ülkeye özgü “ahlaki ve entelektüel” karakteristikler üzerinde durduğunu belirtmektedir. Diğer yandan Gencer (2003: 104) Pye’dan siyasal kültürün kapsamına milli ahlak ve ruh, ulusal, siyasi psikoloji, siyasi ahlak, siyasi ideoloji ve halkın temel değerleri gibi olguların girdiğini aktarmaktadır.  

    Gencer (2003: 104) bu alanla ilgili Banfield’ın Güney İtalya’daki çalışmasını siyasi ve diğer örgütlenmenin kültürel, psikolojik ve ahlaki şartlarının incelenmesi olarak belirttiğini ve anahtar kavram olarak da “bir grubun karakter olarak diğer gruplardan oluşan karakteristik adet, fikir ve davranış kurallarının toplamı” diye tanımladığı “ethos” kavramını kullandığını söylemektedir. 

    Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere siyasal kültür ile siyasal ahlak arasında siyasal süreçleri etkilemesi bakımından içsel bir ilişki bulunmaktadır. Kaldı ki bizim konumuzun ana çizgisini oluşturan Osmanlı Devleti gibi din, hukuk, ahlak ve siyasetin bütünleşik bir yapıda olduğu geleneksel toplumda, toplumsal kültür, siyasal kültür ve siyasal ahlak arasında çok sıkı bir ilişkinin olduğu bilinmektedir.  

    Gelinen nokta itibariyle diğer toplumlarda olduğu gibi Türk toplumunda da görülen siyasal ahlak sorunsalının siyasal kültür ve siyasal kültürü yönlendiren faktörlerden bağımsız olarak düşünülmesinin, anlaşılmasının ve yorumlanmasının temelsiz olacağı düşünülmektedir. Bu anlamda çalışmanın amacı; 

    Kuçuradi’nin de dediği gibi “etiğin ortaçağı” (Kuçuradi, 1999: 1) olarak değerlendirilen günümüzde; modernleşme süreçlerinde Türk siyasal kültürünün siyaset üretme biçiminde ve siyasal ahlak boyutunda meydana gelen değişimlerde küresel dinamiklerin, birey ve kitle alanındaki özerkleşme merkezli gelişmelerin demokratik işleyiş, sosyo-ekonomik yapılanmalar, toplumsal ve siyasal değerler üzerindeki etkinliği açısından geldiği noktayı belirlemek ve konu hakkında bir durum tespiti yapmaktır. 

    Tez, iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ana hatlarıyla kültür kavramı, toplumsal kültürün alt unsuru olan siyasal kültür ve siyasal kültürü yönlendiren dinamikler, ahlak ve siyasal ahlak kavramlarının genel bir değerlendirmesi ve Türk siyasal kültürünü oluşturan, etkileyen ve sözü edilen kültürde görülen değişimlerle bu kavramlar arasındaki ilişkiler Türk siyasal kültüründe etik sorunlara taşınmak için tarihsel perspektiften ele alınarak irdelenmiştir. 

    İkinci bölümde ise Türk siyasal kültürü yazınına girmiş olan ya da var olduğu ileri sürülen etik sorunlar ortaya konulmuş, nedenleri ve sonuçları ayrıntılı olarak irdelenerek açıklanmış ve çeşitli önerilerde bulunulmuştur.  

    Sonuç bölümünde ise çalışma hakkında genel bir değerlendirme yapılarak sonuca varılmaya çalışılmıştır. 

          Tez yazılırken amacı ve kapsamı doğrultusunda literatür taraması yapılarak incelenmiştir. Araştırma; kültür, siyasal kültür, Türk siyasal kültürü, siyasal ahlak ve küreselleşme alanlarında yapılmıştır. 

                                                                                                                                                                              İlyas SARIYERLİ

 


Share |
 


Bu makale ile ilişkili diğer makaleler:

  • İlköğretim Müfettişlerinin Kariyer Gelişimleri Üzerine Emprik Bir Araştırma (Nuran Uygur - Yüksek Lisans) (2010-05-25)
  • İlköğretim Okulu Öğretmenlerinin Performans Değerlendirmesi (Ali Uçar - 2001 - Yüksek Lisans) (2010-05-25)
  • İlköğretim Müfettişlerinin Sorunları (Ahmet Söbü - 2005 - Yüksek Lisans) (2010-05-25)
  • İlköğretim Müfettişlerinin İş Doyumu (Hayrettin Tükel - 1997 - Yüksek Lisanas Tezi) (2010-05-25)
  • Okul Yöneticilerinin Öğretmenleri Etkileme Tutumları (Doğan Ceylan - 2003 - Yüksek Lisans) (2010-05-25)
Powered By relatedArticle

Yorum ekle
JComments
Yazarlar
Doğan Ceylan İl Müdürlükleri denetim dışı tutulamaz
Doğan Ceylan
Rahmi Yaman SÜT İZNİ, YUR DIŞI GÖREVLENDİRMELER GİBİ DURUMLARDA EK DERS ÖDEMELERİ
Rahmi Yaman
Adnan Uçkun KÖPRÜDEN ÖNCEKİ SON ÇIKIŞ ! (TEFTİŞ)
Adnan Uçkun
Z.Kürşat Torun Bir Performans İyileştirme Stratejisi: Özdeğerlendirme
Z.Kürşat Torun
Sebahattin Eker Öğrencilerin Zihin Haritalarını Tanıyabilmek (NLP)
Sebahattin Eker
Cemil Coşkun TÜRKİYE’DE TEFTİŞ SİSTEMİNİN SORUNLARI VE AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİNDE DURUM
Cemil Coşkun
Zafer Özer İÇ DENETİM BİRİMİ RAPORU VE EĞİTİM DENETMENLERİ
Zafer Özer
Zekiye Morkoyunlu PROBLEM ÇÖZMEYE İLİŞKİN YAKLAŞIMLAR
Zekiye Morkoyunlu
Hasan Yüksel 66 AY TAMAM, SIRADA NE OLMALI?
Hasan Yüksel
Konuk Yazar KİM BUNLAR (Tufan BİLGİLİ)
Konuk Yazar
Anasayfa ._. Forum ._. Ziyaretçi Defteri ._. Sorular ve Cevapları ._. İletişim ._. Site Haritası ._. Yönetim ._. Üye Giriş / Kayıt
feed-image

Copyright © 2010 Müfettişler.Net.
Bu site, Müfettişler Derneği yayınıdır. Eğitim çalışanlarına hizmet amacıyla kurulmuştur. Doğan CEYLAN Yönetim Kurulu Başkanı.